12 Mart 2011 Cumartesi

tutulma


            Aşk sarhoşu olunca insan, değişiveriyor her şeyin rengi. Baktığın başka, gördüğün bir başka oluveriyor. Dünya görünüyor gözüne sevdiğin. Uydusu olmuşsun etrafında; düştü mü gölgesi üzerine, tutuluyorsun. Azıcık gülüverdi mi şöyle dudağının ucuyla, dünyaya sığmayıp taşıyorsun.

            Aşk sarhoşu oldu mu insan, unutuyor her şeyi. Bir O’nu sayıklıyor; sadece O’nu… Öyle bir “O” ki kaplıyor evreni boşluk bırakmadan. Sonunda kendisi bile yok oluyor O’nun içinde.

5 Mart 2011 Cumartesi

dön- meyecek...

Ve, öyle bir gün gelecek; gökyüzü yıldız yıldız yağarken yere, ağaçlar bir bir varırken secdeye, bir çift kanat takıp yükselirken kırılgan göğe, haykıracaksın boğazın yırtılırcasına “dön!” diye

Dönmeyecek. Başını bile döndürmeyecek. Kimdir bu demeyecek…

Açtığı kanatları menziline ulaşmaya çabalarken, kanat sesleri rüzgâra karışırken, ne seni görecek, ne de duyacak sesini. Kör bir kurşun gibi sekip gidecek.

4 Mart 2011 Cuma

mesela..


            Bir aşk pınarı olsa gerek, bize kana kana suyundan içirecek. Öyle ki, içtikçe içirecek, içtikçe kendimizden geçirecek; gözlerimiz aşktan başka bir şey görmeyecek.
            Bir yürek olsa gerek, içinde bize yer verecek; “al bu köşe senin..” diyecek. Tutup elimizden, bizimle birlik o pınara gelecek, aşk şarabı içecek.
            Bir dünya olsa gerek, ikimizi birden kabul edecek… ve içinde bizim gibi milyonlar olsa gerek birbirini delice seven, bıkıp usanmadan aşk meyinden içen; sevdiği için canından geçen…
            Bir bak nasıl bir dünyadır o zaman o dünya! Şayet bakmaya kıyabilirsen. Gör ki ne saadettir o; yeryüzünde bir bahçe, cennetten.

Adetten

   Uzun boylu değil hiçbir rüya. Her uyandığında, hevesin kursağında yarım, ellerin böğründe kalıyor.
   İnanma arkadaşa, eşe, dosta zorluğu görmeden, yokluğu bilmeden. Bir bakmışsın kimsecikler yok etrafında. Düşmüşsün karavanadan, tayın bile yok sana.
   Adettendir kurtlar sofrasında düşeni yemek! Nasıl iştir bu? Bir gün sana da sıranın geleceğini bilerek dişlerinin yoldaşının boynuna geçirmek... Anlayan varsa anlatsın bana da.

Yol

   Usuldan bir türkü dökülür dudaklarımdan, inerken güneş dağların ardına. Göğsümün sol yanında bir sızı başlar inceden, "vakit geldi" diyerek. Gözlerim takılı kalır kıvrılıp giden yola.
   Yol! Durduğum yerden bir şekilde bir ucu ulaşır sana. Sen yolun diğer ucunda. En acı tarafı da budur aslında; yolun diğer ucu... Gel gelelim dilin dediği kadar kolay değil yolun öbür ucu. Epey bir ömür eritmek lazımdır varabilmek için; bir o kadar da eritmek, bu uçta kalabilmek için.
    Uzadıkça uzar dilimde türküler. Onların ateşiyle kıvılcımlanır, harlanır içimdeki hasret. Bir tarafım mecburluk, diğer yanım gurbet... Daha niceleri var benim gibi elbet. Niceleri yanık türküler söylüyor hasret akşamlarında.
   Lâkin, herkesin derdi kendine büyük. Hep içimdesin yâr, her ne kadar yolun öbür ucunda kalsan da.